Kırık kemikleriyle hastane yatağında yatan anne,


Yatağın yanında oğlu Emre duruyordu. Sevim’in, eşini kaybettikten sonra tek başına büyüttüğü oğlu… Üniversite harcını ödeyebilmek için düğün bileziklerini bozdurduğu çocuk… Küçük tekstil dükkânını haftanın yedi günü açık tutarak hayallerinden vazgeçirmediği evladı…

Yanında ise gelini Derya vardı. Şık elbisesi, pahalı çantası ve yüzündeki huzursuz ifadeyle, sanki bu hastane odası Antalya tatillerinin önüne çıkan can sıkıcı bir engeldi.

“Doktor evde yardıma ihtiyacım olduğunu söyledi,” dedi Sevim kısık bir sesle. “Sadece birkaç hafta…”

Emre derin bir nefes aldı.

“Anne, bizi de anlamaya çalış. Çocukların tatili başladı. Otele verdiğimiz para yanacak. Uçak biletleri de alındı.”

Derya hemen ekledi:

“Hem açık konuşalım… Bu yaşta böyle kazalar olur. Bunun için bütün hayatımızı durduramayız.”

“Bu yaşta böyle kazalar olur.”

Bu söz Sevim’in içine buz gibi bir hançer gibi saplandı. Sessizce onlara baktı. Belki şimdi Emre pişman olur diye düşündü… Belki elini tutar… Belki “Anne korkma, bir çözüm buluruz,” der…

Ama Emre telefondan otel rezervasyonlarına bakıyor, Derya ise havaalanına gidecek aracın ücretini hesaplıyordu.

Son iki yıldır Sevim her ay onların hesabına düzenli olarak 500 bin lira gönderiyordu. Emre’nin dekorasyon işleri durmuştu. Derya ise çocuklarla ve evle ilgilenmek istediğini söylemişti. Sevim inanmıştı. Çünkü ona göre aile, zor zamanda birbirine omuz verirdi. Torununun özel okul masraflarını karşılamış, araba kredilerini ödemiş, ev borçlarına yardım etmişti. Emre her seferinde aynı şeyi söylüyordu:
Reklamlar